• Dolar Alış 3.5329TL
  • Dolar Satış 3.5188TL
  • Euro Alış 4.1470TL
  • Euro Satış 4.1304TL
Reklam
Reklam

Böyle olurdu Osmanlı’nın bayramı

Reklam

Sokaklardan saraya, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla Avrupalı seyyahların gözünden bayramlarla Osmanlı nostaljisi.

Osmanlı bayramı: basit ve zevkli bir ekonomi prensibi Mahmud döneminde üç yıl Anadolu’da kalan Feldmareşal Helmuth von Moltke’nin 1838’de Malatya’dan postaladığı mektuptan: “Sekiz gün sonra bayram (18-20 Kasım), bizde paskalya ne ise aşağı yukarı o. Bir sevinç ve neşe, tebrik ve hediyeler bayramı. O günlerde herkes verir ve alır. Esasen Türklerin prensibi (almalı vermeli) yani (sen de yaşa, be de yaşayayım)dır. Bu, gerçekten basit ve zevkli bir ekonomi prensibidir. Toplumun her sınıfı, en aşağıdaki müstesna, bundan faydalanır; en aşağıdakine ise sadece kaidenin ilk yarısı uygulanır. Bu sistem hakkında ileri sürülebilecek tek kusur o en aşağı sınıfın bütün ötekilerin yekûnundan çok daha kalabalık oluşudur.”

Sultan Abdülmecid Sultanahmet Meydanı’nda

Fransız şair ve yazar Gérard de Nerval, 1843 anılarında Sultanahmet Meydanı’nda Sultan Abdülmecid’in katıldığı bayram törenini detaylarıyla anlatıyor:

“Sultan göründü. Ama atı, altın işlemelerle ve elmaslarla öylesine kaplanmıştı ki, bakan herkesin gözü kamaşıyordu. (…) Sultan atından indi, girişte merdivenlerin üstünde kendisini bekleyen imamlar ve mollalar tarafından karşılandı. Çok sayıda araba, meydana sıralanmış olarak duruyordu; Konstantinopolis’in bütün seçkin hanımları orada toplanmıştı ve arabaların kapı perdelerinin yaldızlı kafesleri arkasından töreni seyrediyorlardı. En seçkin olanlar, caminin yüksek balkonlarında yer alma ayrıcalığını elde etmişlerdi. (…) Poğaçalar, şekerli kremalar, kızartmalar, halkın çok sevdiği, yanında maydanoz ve mayasız ekmek dilimleriyle yenen ızgara koyun etinden oluşan kebaplar, belli başlı önemli kimseler tarafından, herkese bedava dağıtılıyordu. Ayrıca herkes, bir eve girebilir ve kurulmuş sofraya katılabilirdi. Yoksul ya da zengin olsunlar, evleri olan bütün Müslümanlar, Tanrı misafiri olan herkesi mevkilerine ya da dinlerine bakmaksızın ellerinden geldiğince ağırlıyorlardı.”

Ve saray kadınları görününce askerler arkalarını dönüp hazırola geçiyor!

İngiliz yazar Julia Pardoe, 1836’da misafiri olduğu konakta izlediği bayram sabahını tasvir ediyor: “Sabah mahmurluğumu esanslı bir suyla attım ve kahvemi minicik porselen bir fincandan yudumladım; fincan o kadar küçüktü ki bir peri dahi bunu içebilirdi.” (…) Darphane’de yüksek bir mevkii olan varlıklı bir Ermeni elmas taciri, bize saltanat alayını ve bütün merasmi seyredebileceğimiz bir pencere ayarlamıştı ve adımlarımızı bu noktaya doğru hızlandırdık. (…) Ulu Padişah’ın tebaası, onun geçeceği yeri gören bütün sokakları tıka basa doldurmuştu; Avrupalı kavalyelerimizin ve yerli hizmetkârların bütün gayretlerine rağmen ilerlemememiz imkânsızdı. Hal böyle olunca, bu Türk kalabalığının teşkil ettiği yeni ve pitoresk manzarayı rahatça izlemek üzere kalabalıktan biraz uzakta bir yer bulup durduk.

Uzakta Ayasofya’nın devasa kubbesi ve ok gibi minareleri yükseliyordu; onların altında, göz alabildiğine, fırtınadan sonraki dalgalar gibi kabarıp inen, fesli ve sarıklı kafalardan müteşekkil bir deniz uzanıyordu. Her çatı, yıkık dökük her duvar, her çöp yığını hevesli seyircilerle örtülmüştü; etraftaki evlerin pencerelerinde de peçeli kadınlar ve gülen çocuklar doluydu.”

“Ulu padişah” II. Mahmud’un haremi tören alanına gelirken olanları Pardoe şöyle aktarıyor: “Arabaların yavaş ve gürültülü takırtısı işitildi; kulaktan kulağa hanım sultanların yaklaştığı yayıldı; aniden askerler sultanların beklendiği açık sahaya sırtlarını döndüler ve silahlarını geriye doğru alabildiğine uzattılar, yani tören manevrasını arkadan yerine getirdiler. O güne kadar bir grup askerin yarattığı belki de en görülmemiş ve komik sahneydi bu! Askerler bu rahatsız ve eminim ki zor vaziyette dört araba da geçene kadar kaldılar, sonra eski pozisyonlarını aldılar ve saray cortège’inin (kortejinin) geri dönmesine kadar laubali biçimde tüfeklerine yaslanarak durdular.”

Şenlikler arife akşamı başlıyor

Oxford Üniversitesi’nden dilbilimci Friedrich Max Müller eşi Georgina Adelaide ile1893’te İstanbul’daydı. Anılarında yer verdiği şenlikler arife günü 20.30’da top atışlarıyla başlıyor. Sultan Abdülhamid’in saat yedide katıldığı tören Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleşiyor:

“Sultan gayet sade bir askerî ceket giyiyordu. Başında bütün bu debdebeli kalabalığın giydiği bir fes vardı. Belindeki altın saplı ucu kıvrık kılıçtan başka üstünde hiçbir süs alâmeti yoktu. İçeriye girdiği zaman herkes yere kadar eğilerek kendilerine selâm durdular. (…) Sultan kendisine yakın paşaların ayaklarına kapanmalarına müsaade etmiyordu. Hafif bir el hareketiyle bunların, önünde yalnız yere eğilmelerini kâfi bulduğunu gösteriyordu. (…) Bayram tebrikleri biter bitmez, padişah ayağa kalktı. Orada bulunanların hepsi yere eğilerek kendilerini selamladılar. Fakat Sultan hiç kimseye bakmadan, selam vermeden, salondan, Gazi Osman Paşa’yla birlikte çıktılar. Salon çok kısa bir zamanda boşalmıştı. Hepimiz büyük bir memnuniyetle adeta bizi davet etmekte olan o cazip büfelere doğru döndük. Gerçi saat dokuz idi, fakat ekserimiz 5 civarında kahvaltı etmiştik.”

Roma’da en ünlü bayramlarda yapıldığı gibi…

II.Selim döneminde İstanbul’da bulunan Fransız gezgin Philippe du Fresne-Canaye’nin 1573 tarihli bayram izlenimleri ara sokaklardan: “Öğlene doğru, halkın coşkusunu kanıtlamak için Saraydan, Tophane’den ve Tersaneden –tıpkı Roma’da en ünlü bayramlarda yapıldığı gibi– ürkütücü top atışları yapıldı. İstanbul’un vadilerinde ve tepelerinde korkunç bir gürültü koptu. Sanki bu gürültüyü çıkarmak için dünyadaki bütün toplar aynı anda ateşlenmişti.” “Kentin her yerinde utlar, sazlar ve diğer Türk çalgıları işitilir. Nerdeyse bütün sokaklarda, üstlerinden kalın iplerin (bunlara Fransızcada brandilloire (salıncak) denir) sallandığı çatal biçiminde dikilmiş direkler var. Bu iplerin üstünde kendilerini denemek ve havaya fırlatmak isteyenler, deneyimli üç ya da dört genç adamın yardımıyla isteklerini yerine getirirler; havada sallanmaktan yorulduklarında aşağı inerler; genç adamlar onlara portakal çiçeği, gül ve servi çiçeği şerbeti sunar; onlar da şerbeti içtikten sonra oradan uzaklaşırlar.”

Kaynak Radikal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN